22 Aralık 2010 Çarşamba

Black Swan (2010)

http://moviebuzzers.com/wp-content/uploads/2010/08/black-swan-poster-2010.jpg



Tekrardan meraba ! uzun zamandır ne bloguma uğrayabiliyor nede film izliyip yazmaya vakit bulabiliyordum ama makus talihimi yendim ve çok güzel bir film izleyerek geri döndüm!
Darren Aronofsky'ın son baş yaptı Black Swan'ı an itibariyle izlemiş bulunuyorum.Açıkçası bu yılın benim için en merakla beklenen filmlerinden biriydi.Venedik film festivalinde görücüye çıktığı zamandan bu yanada zaten sinema dünyasınında dilinden düşmüyordu.Her şey bir yana Aronofsky benim için çok önemli bir yönetmen Pi,Requiem For A dream ve The Wresler oldukça sevdiğim filmlerdi hattı Requiem for A dream'in modern bir baş yapıt olduğu kanımca su götürmez bir gerçek yine Pi de benim için çok önemli filmlerdendir.



Black Swan'a gelirsek Darren Aronofsky bu sağlam filmografisine yine harika bir başyapıt eklemiş.Black Swan size izlediğiniz çeşitli filmleri verdiği duyguları bir bir hatırlatan ama bütünüyle apayrı bir yere koyabileceğiniz bir film bunu biraz açarsak aslında içinde All About Eve de var The Red Shoes da hatta bana Fight Club'ı bile anımsattı (tamam abartmaya lüzüm yok :))..

http://www.bscreview.com/wp-content/uploads/2010/08/natalie-portman-black-swan.jpg

Nina Sayers New York bale topluluğunun genç ve yetenekli balerinlerinden biri, işi konusunda çok hırslı ve kusursuz olmak istiyor bunun içinde çok çalışıyor.Bu hırs ve idealizmde Nina'nın annesi Erica'nın da etkisi büyük eski bir balerin olan Erica bir anlamda yapamadığı şeyleri Nina'da görmek istiyor bu durum Nina'ya bir sorumluluk duygusuda yüklüyor.Bu süreç içerisinde topluluğun sanat yönetmeni Thomas Leroy bu sene meşur kuğu gölü balesini sunacaklarını açıklıyor topluluğun deneyimli balerini Beth'in de oyunda yer almayacak olması Nina'da kuğu kraliçesi rolünü oynaması tutkusunu daha da pekinleştiriyor.Zaten filmimizde tam olarak bu noktada başlıyor..


Konuyu çok fazla anlatıp izlememiş ve izleyecek olanların hevesini kaçırmak istemiyorum ama Black Swan bir dönüşüm hikayesinden çok daha fazlasını sunan bir film sadece beyazın-siyaha , iyinin kötüye yenilmesini değil hırsın başarma tutkusunun bazen insanlara neler yapabileceği mükemmel olmanın değil kendin gibi olmanın asıl olması gereken olduğunu ve bunun gibi bir çok şeyin üzerinde duran bir film ..

http://www.liveforfilms.com/wp-content/uploads/2010/07/black-swan-portman-kunis.jpg

Evet mükemmel olmaya çabalamak belkide okadar sağlıklı değil :) ama mükemmel olanı takdir etmemekte olmaz bu yüzden başta sevgili Natalieciğimiz olmak üzere bütün kadro harikalar.. Gerçekten söylenenlerin üzerine Natalie Portman kariyerinin belkide (belki fazla)e n iyi performansını veriyor mimikleri , rol için verdiği özveri herşeyiyle çok iyi zaten bu ödül sezonu adını oldukça duyacağız gönlüm Annette Bening'in heykeli alması gerektiğini söylesede oscar ödülllü Natalie Portman lafınında haksızlık olmayacağını düşünüyorum..

Mila Kunis,Barabara Hershey ve mükemmel fransız vincent abimizide unutmayalım hepsi çok başarılıydılar...
Rolü çok az olsa da Winona Ryder sen sinemayı hiç bırakma ölünceye kadar oyna ablacım .. Winona Forever :)

Bukadar laftan sonra diyeceğim Black Swan izlenmeyi bekliyor iyi seyirler...

91/100


kişisel not:fulya bu filmi senle tekrarda izleyebilirm...:)

25 Temmuz 2010 Pazar

Mildred Pierce (1945)

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhkL0DwhvJerFlfOgeLCpE8ZnNTeCR0Cpc7sJBzZ-moh__Cpy-x1DQ7zCFYpxZzl41vvrGqAWVH0HUSveiKyDlAc0ienMIMUwuXoLFk4rtuxteS5aCiXPwpDupC8PNWRWB6D-6Fq03sdat7/s400/Joan+Crawford+Mildred+Pierce.jpg

Hepimiz Casablanca'yı biliriz sinema tarihinde anlatılmış en iyi aşk hikayelerinden biri olduğu su götürmez bir gerçektir tam bir klasiktir Casablanca,repliklerinden tutunda çekildiği her sahne bir şekilde hafızalardadır işte bize bu klasiği kazandıran Michael Curtiz'in Casablancadan tam 3 yıl sonra çektiği başka bir klasik Mildred Pierce...

Doğrusu gerçekten harika bir açılış sahnesiyle başlıyor film vurulan bir adam daha sonra intiharın eşiğinde bir kadın.. İşte bu sahne itibariyle tanışıyoruz Mildred Pierce ile sırtındaki kürkü , yürüyüşü ile çok güçlü ama aslında bir o kadarda çaresiz bir kadın bu açılış sürecinden sonra Mildred Pierce'in kendi ağzından dinliyoruz hikayesini kendi halinde bir ev hanımı Mildred, tek derdi çocukları ve onların geleceği bir kaç zaman öncesine kadar eşi Bert ile gayet hali vakti yerinde bir yaşam sürerken Bert'in işi bırakmasıyla altüst oluyorlar üstelik bu zaman zarfında Mildred 2.kadın olmayıda kaldıramıyor ve ayrılıyorlar böylece Mildred tek başına 2 çocuğuyla sıfırdan bir hayat kurmaya başlıyor..

http://www.signaltribunenewspaper.com/wp-content/uploads/2009/02/mildred-pierce.jpg

Mildred Pierce gerçekten güçlü bir hikayeye sahip bir film sıradan bir katil kim acaba? hikayesinden çok çok daha ötesi en başta bir kadının var olma hikayesi annelik özverisine dair izlediğim belkide en iyi film filmdeki Veda karakterinin biraz aşırı abartılı olduğunu düşünsemde Ann Blyth 'ın villain vari oyunculuğunun buna bir tad kattığını düşünüyorum yine Ida rolüyle izlediğimiz Eve Arden'nın rolunün azlığına rağmen başarılı bir performans verdiği ortada ve Mildred Pierce rolüyle Joan Crawford.. Cahilliğime verin ama ben daha önceden hiç bir
Joan Crawford filmi/rolü izlememiş bir insandım fakat bu rolde kendisini izledikten sonra çok büyük bir kayıp olduğunun farkına vardım.
Joan Crawford Mildred Pierce rolunde tek kelime ile harika bir iş çıkarmış ve sanırım filmi bu kadar kült yapan şeyde onun bu başarılı performansı Mildred'ın duygusallığını ve azmini her sahnede hissettiriyor kısacası sırf Joan Crawford'un perfoması için bile izlenecek bir film iken çok daha ötesini vaat ediyor...

Not:Kay'in ölümü fazla ani olmamış mı ve çok duygusuzdu o sahne yada bana öyle geldi duygu sömürüsümü bekliyordum acaba?

NOT 2 : I'm not there/Far From Heaven/Velvet Goldmine ile tanıdığımız Todd Haynes Hbo için Mildred Pierce'i tekrar çekiyor sanırım 5 bölümden oluşucak bu yeni seride Mildred Pierce'ı bendenizin çok sevdiği Kate Winslet oynayacak doğrusu Joan Crawford'un bu olağanüstü performansından sonra Kate'in işi çok zor ama yinede biz kendimizi emmy winner kate winslet lafına alıştıralım kadroda Kate dışında Evan Rachel Wood ve Guy Pearce da yer almakta..

90/100

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Chloe (2010)

http://images.onset.freedom.com/ocregister/gallery/kzv7xw-b78622076z.120100325182405000gmonb81c.2.jpg

Aton Egoyan
adına çok aşina olduğum ama ne yazık ki filmografisindeki hiç bir filmi izlemediğim(evet biliyorum Sweet Hereafter gibi oscara aday olduğu bir çok ödül aldığı filmi bile izlemedim) bir yönetmendi.Kendisinin sinemasıyla tanışmak bu filme nasip oldu doğrusu keşke daha iyi bir filmiyle olsun isterdim çünkü çok daha iyilerini yapmış/yapacak bir yönetmen olduğu kanısındayım.

Bu filme gelirsek Chloe Sexual Thriller denilen mevzuya pek bir şey katmayan vasat bir film olmuş ne yazık ki çünkü ortada ciddi anlamda basit bir senaryo var. Doğrusu karakterlerin biraz daha derinine inilse çok daha anlamlı bir film ortaya çıkarmış diye düşünüyorum.

Chloe eşinin kendisini aldattığını düşünen Catherine'nin eşinin hoşlanacağını tahmin ettiği biraz da tesadüfi tanıştığı bir fahişeyi parayla tutmasından yola çıkıyor.Egoyan filmi açıkçası bir aldatma hikayesini anlatmak yerine daha çok Catherine'nin cinsel kimliğini keşfetme süreci olarak yorumlamak istediğini düşünüyorum(bunu da çok bariz belli etmiyor ama bunu anlatmak istemesi çok daha mantıklı öbür türlüsü çok daha basit bir hikayeye kaçacak) ama bunun hakkını veremediği çok açık çünkü ne Catherine karakterini yeterince duygusal anlamda çözebiliyoruz ne de filmin aslında esas ismi olan Chloe'yi.Özellikle Liam Neeson'ın canlandırdığı David karakteri sadece bir arkaplan gibi düşünülmüş.Film bize ne David/Catherine arasındaki duygusallığı yansıtıyor ne de Chloe'nin Catherine için tam olarak ne ifade ettiğini , finalde ise Chloe'nin bu kadar ileri gitmesi doğrusu filmin geliştiği süreçte çok ani ve yine karakteri belkide tam olarak anlatmadıği için çok anlamsız...

Fakat herşeye rağmen yinede iyi kotarılımış bir film kendini izlettiriyor özellikle çok boş filmler ile karşılaştığımız bu yaz sürecinde daha ciddi bir film arayanlara alternatif olabilir..


Not:Far From Heaven da eşcinsel kocası tarafından aldaıtlan kadını belki de en iyi performanslarından birini vererek oynayan Julianne Moore'u böyle bir rolde de görmek açıkçası çok hoş bir ironiydi kendisi her zaman ki gibi iyi bir performs ortaya çıkarmış..
Amanda Seyfried ise son dönemde oldukça öne çıkan bir yıldız filmde de bence Chloe olarak elinden geleni yapıyor fakat Chloe'yi yönetmen tam oturtamadığı için (ne o femme fatale/ anne özleminde bir kız/ yada cinsel kimliğini yeni keşfeden yeni yetme ) performans biraz havada kalıyor..

59/100

19 Şubat 2010 Cuma

Nine (2009)

http://screencrave.com/wp-content/uploads/2009/11/nine-poster-3-short-24-11-09.jpg

Dönüp eski yazılara baktığımda Across the Universe hakkında yorum yaparken müzikal türüne dair de bir kaç şey söylemişim.Bunlar arasında en önemli not sanırım bu türün son yıllarda ne kadar çok gelişmekte olduğu ve bununla ilgili ne kadar çok filminde bizle buluştuğu ile ilgiliydi.Tabi bunları hatırlatırken umarım Chicago'yu es geçmemişimdir zira film o yıl birden parlamış 13 oscar adaylığı, iyi performansları ve bir birinden hoş şarkılarıyla oldukça dikkat çekmişti.İşte Chicago'nun yönetmeni Rob Marshall'ın Nine'ı çekeceği haberinden sonra ister istemez akıllarda hep Chicago kadar iyi (Chicago'nun da ne kadar iyi olduğu tartışılabilir) olacak mı gibi sorular geldi.Bunun öncesinde de Marshall'ın bir önceki filmi Memoirs of a Geisha'nın kitabının hakını verememesi hatta vasat bir film oluşu bir çok sinemaseverin Marshall'ın sinemasıyla ilgili kuşkulanmasına sebebiyet veriyordu.

Fakat Nine yapım aşamısından itibaren iddialı bir filmdi.Oyuncu kadrosu açıklanırken Marion Cotillard , Penelope Cruz , Judi Dench gibi isimlerin kadroya dahil olduğunu duymak bile proje için yeterince heycanlanma sebebiydi nihayetinde filmin esas adamı Guido 'yu sinemanın son yıllardaki en iyi karakter oyuncularından biri olan Daniel Day Lewis'in canlandıracağı haberi gelince de filmin performans anlamında herkesi tatmin edeceği ortaya çıktımıştı.
Geçtiğimiz Aralık vizyona giren film için Oscar tahminleride oldukça fazlaydı fakat gerek erken gelen eleştiriler gerekse diğer ödüller gösterdi ki filmin Oscar konusundaki öne çıkan tarafı Cotillard ve Cruz'un performanslarıydı..

http://latinofilmchatter.com/wp-content/uploads/2009/11/daniel-day-lewis-nine.jpg

Nine italyan yönetmen Guido'nun bir türlü istediği filmi çekememe dilediği senaryoyu yazamama hikayesi..Guido öyle bir adam ki hayatının her yerinden kadınlar var onun kadınları kimisi annesi kimisi ilham perisi kimisi aşık olduğu ama bir şekilde o bütün bunlar arasında kaybolmuş bu kadar çok şeyin arasında ne istediğini bilmeyecek kadar kör olmuş durumda belki de bu yüzden bir türlü yazamıyor.
Bu dolu ve bir o kadar da kadınlı hayatı izlerken izleyici olarak en az bizde Guido kadar karman çorman oluyoruz çünkü ne geri dönüşler bizi Guido'ya yeterince bağlıyor ve onu tam anlamıyla çözmemezi sağlıyor ne de bu kadınların hiç biriyle tam iletişim kurabiliyoruz işte bu noktadan sonra film yıldızların birer birer çıkıp dans ettiği güzel kostumler giyip şarkı söylediği bir şova dönüşüyor ama izlediğimiz şeyin bir film olduğu gerçeğini tekrar hatırlıyoruz ve bu da bizi tatmin etmiyor.Çünkü bu çok karakterli film bir türlü rayına oturamıyor gibi hissediyoruz film boyunca...

http://www.awardsdaily.com/wp-content/uploads/2008/11/nine-21.jpg

Rob Marshall Nine'ı çok çok daha iyi yapabilirmiş gibi hissettim film boyunca fakat yine de fimlerindeki ( Chicago ve Memoirs of a Geisha'ya dayanarak)sanat yönetimine ve görüntü yönetmenliğine(Memoirs of a Geishadaki dans sahnesini hatırlatmakta fayda var ) tek kelime ile bayılıyorum , bir karakter nasıl giydirilir hoş gösterilir( Velma Kelly desem?) gayet iyi biliyor fakat bütünsellik ve anlam katmada fazla yapaydı hala o yolda gözüküyor...

66/100

9 Ocak 2010 Cumartesi

An Education (2009)



Her yıl Oscar yaklaştıkça öne çıkan filmleri bu aralar bir bir izleme fırsatı yakılayoruz.Eleştiriler geldikçe ister istemez bazı filmler daha öne çıkıyor ve nitekim ödül sezonunda da kendini belli ediyor. Akademi en iyi film adaylıklarını 10'a çıkarınca ister istemez bütün tahminlerde bir çok film öne çıkmaya başladı ama yaz sonundan bilindiği üzre An Education kendini oldukça belli ediyordu hala da Up in the Air , Avatar ve Hurt Locker ile birlikte sezonun en güçlü adayı durumunda, oscar mevzusunu bir tarfa bırakırsak nihayetinde filmi izleyebildim...

An Education bir çoğumuzun Wilbur Wants to Kill Himself ile hatırlayacağı Lone Scherfig 'in 5. filmi yapımcılığını BBC Films 'in üstlendiği bu yapım bir ingiliz filmi fakat anlatmakta olduğu konu itibariylede bir okadar da türk.


Jenny 16 yaşında son sınıfta okumakta olan herkes gibi üniversite kaygıları taşayan bir o kadar da hayattan ne beklediği ,geleceğinin nasıl olacağı konusunda kendisine net yanıtlar veremeyen bir öğrencidir.Babası ise Oxford'un Jenny için kaçınılmaz bir son olacağı konusunda emindir.Jenny bütün bu bocalama arasında David ile tanışır.David ile tanışmasıyla beraber hayatı değişmeye geleceğiyle ilgili bambaşka bir yolun kapısıda açılmaya başlar...


An education'nın benim için en anlamlı yanı 1960 ların Londrasında geçen bu coming-age hikayesinin 2000ler Türkiyesinde çokta rastlanan bir hikaye olması...Bütün bir eğitim hayatı boyunca sürekli sınavlara giren ve bir müdetten sonra hayatımızı bu sınavlara endeksli olarak yaşayan bir toplumda yetiştiğim için film ister istemez daha anlamlı oluyor.Nitekim genel anlamda bu realist film oldukça eli yüzü düzgün bir yapım jenny rolüyle Carey Mulligan bu sene izlediğim en iyi performanslardan birini veriyor baba rolünde izlediğimiz Alfred Molina'yı da not etmeden geçemem.Kısacası eğitim şart ve an education 'ı izledikten sonra bir kez daha bu kanıya varıyorsunuz ...

not : Soundtracki en yakın zamanda temin etmek gerek!

86/100